Zaman Gazetesi -
15.09.2005
12 Eylül’den sonra 10 yıl hapis yatan ülkücü yazar Remzi Çayır, son günlerde
eylemlerini artıran bölücü terör örgütünün toplumu çatışma ortamına
sürüklemek istediğini vurguluyor.
Ülkücüler başta olmak üzere herkesin dikkatli ve sabırlı davranması
gerektiğini belirten Çayır, “Kimse polisin, askerin yaptığı işe soyunup
durumdan vazife çıkarmaya çalışmasın. Biz bir dönem aynı şeyi yapıp
fazlasıyla acı çektik ve elimize hiçbir şey geçmedi. Kullanılıp paçavra gibi
atılan binlerce Yeşil’den biri olduk.” diyor. Kitabında, sağ-sol
çatışmalarını pişmanlık ve hüzün dolu bir üslupla anlatan Çayır, ülkücü
hareketin önemli isimlerinden biri. 1991 yılına kadar cezaevinde kalan Çayır,
romanında olaylara sadece ülkücülerin değil, solcuların penceresinden de
bakıyor. Zaman’ın sorularını cevaplayan Çayır, her iki tarafın da
kullanıldığına dikkat çekiyor. PKK’nın, halkı sokağa dökmeye çalıştığını
kaydeden Çayır, milliyetçi çevrelerin bu oyunu görerek kavga ortamına prim
vermemesi gerektiğini söylüyor.
Çayır, “Asker ve polis görevini yapıyorken, kimse kendisini kullandırmamalı.
İsmi konulmamış memurlar ortaya çıkmamalı. Biz çıktık da ne oldu?” sorusunu
yöneltiyor. Siyasi yelpazenin sağında ve solunda yer alanların 12 Eylül’den
acılarla çıktığını dile getiren Çayır, “Milliyetçi davranış, çıkıp birilerine
saldırmak değildir. Hiçbir vatanserverin şu aşamada kendine vazife
çıkarmaması lazım. Bu, iyiliğimizi istemeyen birilerinin işine gelir.
Vatanseverliğin tanımı bence çalışmak ve üretmekten geçer, slogan atmaktan
geçmez.” diyor.
Çayır, kitabında üstü örtülü geçtiği bazı olayları da anlattı. 1991’de
cezaevinden çıktığında Abdullah Çatlı’nın kendisini İstanbul’a çağırdığını
belirten Çayır, bazı askerlerle toplantı yaptıklarını savunuyor. O gün ve
sonrasında yaşananları şöyle özetliyor: “Çatlı, ‘Kürtçe ve Arapça bilen
arkadaşlar arıyoruz’ dedi. Güneydeki ve Irak’taki hadiselere karşı
organizasyon yapılacaktı. PKK’ya karşılık verilsin; ama bu iş resmi yollardan
yapılmasın diye karar verilmişti. Toplantıda, sonradan Veli Küçük ve Korkut
Eken olduklarını öğrendiğim iki asker vardı. O zaman sanırım albay olan Küçük
ve Eken bize yeni bir görev veriyordu. Küçük, ‘Siz kahramansınız, yeni görev
var’ dedi. Oysa, 12 Eylül’de bir başka albay bize, ‘Gördünüz mü oğlum, bu
ülke kiminmiş, istediğimiz zaman durdurabilir miymişiz durduramaz mıymışız?’
demişti. Biz hain miydik, yoksa kahraman mı? Ben ve birkaç arkadaş görevi
kabul etmedik. Kabul edenler birkaç aylık bir eğitime alındı. O ekip önce
içeride, daha sonra Irak’ta ve dışa dönük hadiselerde kullanıldı.” Çayır,
Çatlı’nın bu iş için sistem kurduğunu, ASALA’ya karşı uygulanan yöntemin
yeniden devreye sokulduğunu söylüyor ve ‘Ağababalarını yok edersek bu iş
biter’ anlayışıyla hareket edildiğine dikkat çekiyor. Çatlı’nın, dönemin
(1991) başbakanı ile pazarlık yaptığını ileri süren Çayır, “Çatlı, bu iş
karşılığında bir limanın işletmesini istedi. ‘İçeriden çıkan, çoluk çocuk
besleyen arkadaşlarım var’ diyordu. Sanırım sonuç alınamadı. Ülkücülerle
anlaşılamadığı için mi Hizbullah devreye sokuldu bilemiyorum; ama bu plan
yarım kaldı.” diyor.
Kitabında ‘Parabaşı’ takma ismiyle anlattığı olayın Onur Kumbaracıbaşı’yla
ilgili olduğunu açıklayan Çayır, eski bakan hakkındaki infaz kararının son
anda iptal edildiğini söylüyor. Hadiseyi şöyle anlatıyor: “Kumbaracıbaşı,
Ankara İktisadi İdari Bilimler Akademisi’nin müdürüydü ve burasını solcuların
üssü haline dönüştürmüştü. Çatlı, ‘Kumbaracıbaşı’nı öldürün’ diye emir verdi.
Plan hazırlandı, evinin önünde tam öldürüleceği sırada haber gönderip eylemi
iptal etti. Ben olayın içinde yoktum.”
15.09.2005
Ahmet Dinç
Ankara